Kum Saati

Serefnur ATIK

SANATTA GERÇEKLIK ÜZERINE

Sanatta ve Edebiyatta Gerçeklik Üzerine
“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” Mustafa Kemal ATATÜRK.
“Sanatta gerçeklik” olgusunu irdelerken en uygun başlama şeklinin; sanat ve gerçeklik kavramlarını önce ayrı ayrı, sonra da birlikte tanımlamaya çalışmak olması gerektiğini düşünüyorum.
Sanat “insanla nesnel gerçeklik arasındaki estetik ilişkidir.” (Hançerlioğlu, O., Felsefe Sözlüğü, s:363) öyleyse insan, nesnel gerçeklik ile kendi arasında gerçekleştiği belirtilen bu estetik ilişkiyi nasıl kurar? Sanat denilen bu olgu, nasıl ve neyin sonucunda ortaya çıkar?
“İnsan sanat varlıklarını ya da sanat yapıtlarını, doğa varlıklarını önünde hazır bulduğu gibi hazır bulmaz. Sanat yapıtı ya da sanat varlığı özel bir etkinlik işidir. Bu etkinliğe sanat etkinliği, sanat yaratması dendiği gibi, bu yaratma işinde bulunan kişiye de sanatçı adı verilir.” ( Tunalı, İ., Estetik, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2004, s:80)
Var oldukları ilk çağlardan beri insanların yaşadıkları mağaraların duvarlarını insan ve hayvan resimleri çizerek süslemelerinin, sanatın insanla birlikte hep varlığını sürdürmüş olması anlamına geldiğini biliyoruz. “Dikkatle bakılacak olursa, ilkel insanların putlarıyla totemlerinde, geçmiş uygarlıkların canavara benzer tanrılarında, ritüel simgelerle masklarda, insan zihnine yansıyan dünyaya ilişkin gerçek kavramların ilk öğelerine kolayca rastlanabilir. Dahası, süsleme gibi soyut bir sanat biçimi bile nesnelerin ya da görenekselleşmiş hayvan ve bitkilerin, ya da her ikisinin bileşimlerinin nesnel bağlantısını yansıtan geometrik biçimlerin bir birleşimine dayanır.” (Suçkov, B., Gerçek ve Gerçeklik, s:10)
Sanat, ritüelden doğar. İlkel insanın kendi edindiği yaşam izlenimlerini anlatma isteği, yaşamı anlama ve açıklama çabasıyla bir arada gitmektedir.” (Suçkov, B., Gerçek ve Gerçeklik, s:12) Yani, insanın var olduğu zamandan beri uğraşmakta olduğu sanat ilkin onun yaşamı anlama ve anlatma çabasını içinde bulunduran bir ritüeldir. İnsanın ilkellikten kurtulup uygarlaşması onu bu faaliyetten alıkoymamıştır.
Belki de sanat, uygarlık seviyesindeki yükselişle bir ritüel olmaktan çıkmıştır ama anlama ve anlatma çabası olmaya devam etmiştir. Çünkü anladığını anlatma, insanın varlık şartlarından biridir.
O halde artık şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; insanın varlık şartlarından biri olan anlama ve anlatma isteği sonucunda ortaya çıkan bir faaliyet olan sanat, varlığını insanla birlikte sürdüregelmiştir. Sanat, inansın var olduğu ilk andan itibaren içinde yaşadığı doğayı, kısacası yaşamı anlama ve anlatma çabası olduğuna göre; yani bu çabanın içinde “doğa ve yaşam”, “anlatma” gibi kavramlar bulunduğuna göre gerçeklik de sanatın içinde ister istemez bulunacaktır, bulunmalıdır.
O halde gerçek nedir?
“Gerçek, somut ve nesnel olarak var bulunandır.” (Hançerlioğlu, O., Felsefe Sözlüğü, s:132) Gerçeklik, “somut olarak var olanların bütünüdür. Gerçeklik bir var oluş şeklidir. Bilinçten bağımsız olarak var olana verilen addır. Gerçeklik ile hakikatin karıştırılmaması gerekir. Pamuğun yumuşaklığı, taşın sertliği gerçektir; oysa “Enerjinin Sakınımı Kanunu”, “Çekim Kanunu” bir hakikattir.” (Bolay, S., H. Prof. Dr., Felsefeye Giriş, Akçağ, Ankara, 2004, s:62) Somut ve nesnel olarak var bulunanlar ise doğada, yaşamda bulunan, var olan şeylerdir. Görüldüğü gibi gerçekle sanat iç içedir; birbirlerinden ayrılmazlar.
Yansıtma teoremine göre sanat, bir aynadır. “Sanatçının şu gördüğümüz dünyayı, buradaki nesneleri, insanları, elinden geldiğince onlara sadık kalarak yansıtması gerektiğine inanır bu kuram. Doğalcı olan bu anlayışa göre sanatçı bize hayatı ya da hayatın bir parçasını, bir yönünü, bir kesitini olduğu gibi sunar. Yüzeysel bir gerçekliğin kopyasıdır bu.” (Moran, B., Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, s:17)
Yansıtma teoremiyle ilgili çeşitli hikâyeler vardır. “İ.Ö. V. Yüzyılın sonlarında resimleriyle ün salmış olan Zeuxis, elinde üzüm tutan bir çocuğun resmini yapmış ve üzümler öylesine gerçek gibi duruyorlarmış ki, kuşlar gelip yemeye kalkışmışlar. Bundan dolayı övüldüğü zaman Zeuxis üzülerek, “çocuğun resmini daha iyi yapabilseydim kuşlar ondan korkardı demiş.” (Moran, B., Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Cem Yay., İst., 1988, s:17)
Bu teorem ve anlayış, zaman içinde değişmiştir. Günümüzün sanat anlayışına göre sanat eseri, bir ayna değildir artık… İnsan, “hayal gücünü kullanarak, duyusal gerçekliği değiştirerek, duyusal- somut gerçekliğin bir yansıtıcısı olmaktan kurtulur ve etkinliği de yaratma etkinliği olur. Buna göre sanat yapıtı, var olanlar arasında herhangi bir var olan değil de, hayal gücünün nesneleri değiştirmesiyle sanatçı tarafından yaratılan kendine özgü bir varlıktır.” ( Tunalı, İ., Estetik, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2004, s:80)
Görüldüğü gibi bir yeniden yorumlama etkinliği olan sanatın kökeninde yine gerçeklik vardır. Ama sanatçı, eseri yansıtma teoreminde olduğu gibi gerçeği bir aynaymışçasına yansıtmak zorunda değildir. Günümüzün sanat anlayışına göre sanatçı, gerçeklerden yola çıkar fakat algıladığı duyusal gerçekliği hayal gücünü kullanarak değiştirir. Bu anlayışa göre sanat eseri, “sanatçı tarafından yaratılan kendine özgü bir varlıktır.” Ancak, bu kendine özgü varlığın yani sanat eserinin kaynağı, çıkış noktası olan hayal gücü, gerçeklerden, gerçeklikten hareket eder. Hayal gücünün “gerçeklikten devşirdiği elemanları işlemesi, onlara yeni bir biçim vermesiyle kendine özgü bir içerik” meydana gelir. Bu içeriğin meydana gelişindeki ilke de, olay örgüsü içindeki tutarlılık ve iç mantıktır. (Tunalı, İ. Estetik, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2004,s:80)
“Sanat, insanın doğayla ve insanla ilişkilerinin insana özgü özelliklerinden hareketle, dönüştürülüp değiştirilerek yorumlanması ve anlatılmasıdır. Burada gerçek ve gerçekliğin insana özgü bir özellikten yola çıkılarak dönüştürülmesi, değiştirilmesi ve anlatılması söz konusudur; gerçek ve gerçekliğin dışına çıkmak söz konusu değildir. Öyleyse sanat, gerçeğin ve gerçekliğin bilimsel ve kılgısal (gündelik) olandan farklı anlatılması sonucu ortaya çıkar. Bu anlatmada değiştirme, dönüştürme ve yorumlama vardır. Gerçek ve gerçeklik bir tarafa bırakılsa ne değiştirilecek, ne dönüştürülecek ve ne yorumlanacak sorularına cevap vermek mümkün değildir.
Değiştirme, dönüştürme ve yorumlamanın amacı, insanı ilişkiler bütünü içinde daha iyi anlama ve yorumlamadır. Bunun için her sanat eseri, insana özgü bir özelliği daha iyi ve daha güzel somutlaştırmak, yani görünür, anlaşılır, yorumlanır kılma gayretinin ürünüdür. Bunda da, gerçek ve gerçekliğe ait madde ve prensiplerden yola çıkılır.” (Aktaş, Ş. Prof. Dr., Türk Edebiyatı Lise 1 Ders Kitabı, s:47)
Yazımızın buraya kadar süregelen kısmında sanat, gerçeklik ve sanatta gerçeklik kavramları üzerinde durduk. İnsanla birlikte varlığını sürdüregelen bir anlatma faaliyeti olan sanatın; sanatçının duyusal gerçekliği hayal gücünün imbiğinden geçirerek yorumlamasıyla ortaya çıktığı ve hareket noktasının temelde gerçek - gerçeklik olduğu sonucuna vardık.
“Edebiyat sanatında gerçeklik” olgusunu daha sonra irdelemek üzere yazıma burada son verirken, değiştirip dönüştürme faaliyetinin klasik sanattan postmodern sanata doğru göstermiş olduğu ilerleme sürecinin içinde de devam ettiğini fakat eski klasik sanat anlayışındaki “kapalı sanat yapıtının” yeni postmodernist sanat anlayışında “açık sanat yapıtına” dönüşmüş olduğunu da özellikle belirtmek isterim.
Şerefnur ATİK
İstanbul Bilim Sanat Merkezi Dil Sanatları Öğretmeni


http://www.istanbulbilsem.k12.tr